1 Kasım 2009 Pazar

GDO hakkındaki mevzuat karanlık

AHMET ÖRS
01.11.2009
Yeni bir gıda yönetmeliğine göre bir gıda ürününün üzerinde genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) olup olmadığı belirtilemeyecek. Oysa GDO'ların gelecek kuşaklar ve doğa üzerindeki etkileri henüz meçhul

Size bu hafta lezzetli yiyeceklerden, sağlıklı sebze ve meyvelerden söz etmeyi planlıyordum. Ama gündeme bomba gibi bir haber düştü. Bu sayfanın gündemine ıslak imza, Ergenekon, Kürt açılımı gibi siyasi konular düşmez; bu sayfa yeme içmeyle, damak zevkiyle, sağlıklı sofralarla ilgilenir. Siyasi bombalar birbiri ardına patlar, sansasyonel gelişmeler gazete manşetlerini ve televizyon kanallarını sürekli meşgul ederken, bu sayfayı ilgilendiren siyaset üstü bomba haber büyük ölçüde gürültüye gitti. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve geçen pazartesi günü Resmi Gazete'de yayınlanan bir yönetmeliğe ilişkindi söz konusu haber. Yönetmeliğin başlığı, "Gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair yönetmelik" idi ve bana göre en az gündemi meşgul eden siyasi bombalar kadar önemliydi; çünkü hepimizin geleceğiyle ilgiliydi. Bu sayfayı takip eden okurlarım hatırlayacaklardı r. Bir süre önce sizlere yeni yasama yılında TBMM'de genleri değiştirilmiş organizmalar (GDO) ile ilgili bir yasa hazırlığının yapıldığını duyurmuş, bizden sonraki kuşakları tehdit edebilecek böyle bir kararı alacak kişilerin ürünlerin maddi getirisini değil, kendi çocuklarının, torunlarının geleceğini düşünerek oylarını kullanacakları nı umduğumu belirtmiştim. Beklenmedik bir gelişme oldu ve GDO'larla ilgili yasadan önce, uygulamanın nasıl yapılacağına ilişkin bir yönetmelik yürürlüğe girdi. Yasanın neler içereceğini henüz tam olarak bilmiyoruz ama "Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan bellidir" özdeyişine göre, bu yasanın da nasıl bir mantıkla hazırlandığını şimdiden kestirmek mümkün. Eğer hâlâ GDO'ların ne olduğunu bilmeyen kaldıysa, küçük bir hatırlatma yapayım: Gen teknolojisinin ilerlemesiyle birlikte, dünyanın en gelişmiş teknolojilerine sahip birkaç dev sanayi kuruluşu tarımsal bitkilerin ve hayvanların bazı genlerini bambaşka bitki ya da hayvanların genleriyle değiştirerek verimi ve dayanıklılığı artırmayı başardılar. Ancak bu uygulama dünya üzerinde tarım ve hayvancılığın başladığı günden bu yana süregelen doğal gelişme çizgisini kökünden değiştiriyor. Büyük maddi olanaklara sahip bu firmalar geliştirdikleri GDO'lu ürünlerin insan sağlığına zararlı olmadığı tezini büyük kampanyalarla dünya kamuoyuna kabul ettirmeye çalışıyor. Çünkü patentini ellerinde tuttukları GDO'lu ürün ya da tohumdan büyük kazanç sağlamaktalar. Buna karşılık birçok bilim insanı, geleneksel anlamda doğal olmayan bu yeni bitki ve hayvanların, bunları doğrudan ya da dolaylı tüketen insanlar üzerinde ya da yetiştirildikleri çevrelerde uzun vadede vahim sonuçlar doğurabileceğini ve bunun bir daha geri dönüşü olamayacağını öne sürüyorlar. Tartışmalar böyle devam ederken, geçtiğimiz hafta başında yayınlanan yönetmelikte çok ilginç ayrıntılar yer alıyor. Örneğin Madde 5/3'te, "GDO'lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleriyle bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasaktır," deniyor. Aslında insan sağlığına zararlı olmadıkları varsayımıyla ithalat kapıları açılan GDO'ların bu hükümle bebekler ve çocuklara zarar verebileceği kabul edilmiş oluyor. Eğer zararlıysalar, bebeğini emziren annenin yiyeceklerinde bulunan, serbestçe satılabilecek GDO'ların süt yoluyla bebeklere geçmeyeceğini kim garanti edebilir? Ya da bebek ve çocukların besinlerinde kullanılması yasaklanan bu ürünlerin yetişkinler için tehlike oluşturmayacağı na nasıl güvence verilebiliyor? Madde 5/2'de ise daha tuhaf bir ifade var: "İthal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO'lu gıda veya yemin çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde, gıda veya yem işletmecisi sağlığı ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak, Bakanlığı, diğer ilgili mercileri ve tüketicileri acilen bilgilendirmek ve söz konusu gıda veya yemi, piyasadan geri çekmek zorundadır."

GDO YOKTUR DEMEK YASAK

Özetle firmalara "Şimdilik bu ürünleri ithal edip satabilirsiniz. Ama zararlı olup olmadıklarını sürekli takip edecek, eğer böyle bir durum varsa, bize bildirecek, malınızı da piyasadan çekeceksiniz," deniyor. Sigara örneğine uygulayacak olursak, sigara üreticilerine devletin, "Sigaranızın kansere yol açıp açmadığını araştırın. Eğer açtığını saptarsanız, bize bildirin, ürününüzü de piyasadan çekin," demesi gibi bir şey bu. Ama yönetmeliğin en harika bölümü Madde 5/8'de yer alıyor: "GDO'suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO'suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz." Yani THY uçağında yemek tepsilerine kocaman bir etiket konup "Yemeklerimizde domuz eti yoktur" yazılabiliyor, meyve sularında "içeceklerimizde katkı maddesi yoktur" ibaresi serbestçe bulundurulabiliyor ama bir ürünün üzerinde gelecek kuşaklarımızın, ülkemiz doğasının üzerindeki etkileri henüz bilinmeyen GDO'ların olmadığını belirtmek yasak! Bu insan haklarını, bilgilenme, tüketici özgürlüklerini hiçe sayan maddenin tek bir gerekçesi olabilir: Eğer böyle bir yazı konursa, kimse GDO'lu ürünleri almaz. Diyeceksiniz ki, "Almazsa almasın." Ben de sizin gibi düşünüyorum. Ama birileri GDO'ların mutlaka gündelik yaşamımızın bir parçası olmasını istiyor ve dev GDO firmalarının işine gelmeyen "Bu üründe GDO yoktur" ibaresini onların ticari başarısını engellemesin diye yasaklama yoluna gidiyor. Değerli okurlarım; her geçen gün organik ürünler satan pazarlara, mağazalara rağbet artıyor. Bir yandan da ciddi firmalar saygın sertifikasyon firmalarından aldıkları denetim raporlarını gururla ekleyerek doğal ve organik gıda maddelerini ürün paletlerine katıyorlar. Çünkü birçok gelişmiş ülkede olduğu gibi, bizde de halkın beslenme konusunda bilinçlendiğini, gelecek kuşaklara sağlıklı bir ülke bırakmayı istediklerini görüyor, onlar da buna katkıda bulunuyorlar. Bu son yönetmeliğin toplumdaki sağlıklı yiyecekler konusundaki bilinci daha da güçlendireceğine, atılan yanlış adımların ise er geç geri alınacağına inanıyorum. Yeter ki iş işten geçmesin...

BİYOGÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE!.. GDO'LARIN TİCARETİ SERBEST BIRAKILDI !





Image

BİYOGÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE!.. GDO‘LARIN TİCARETİ SERBEST BIRAKILDI !

GDO‘ya Hayır Platformu, 1 Kasım 2009 Pazar günü Ziraat Mühendisleri Odası'nda bir basın toplantısı yaparak, GDO‘lu ürünlerin ticaretini serbest bırakan "Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik"e tepki gösterdi.

Basın açıklaması metni aşağıdadır.

BİYOGÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE!.. GDO‘LARIN TİCARETİ SERBEST BIRAKILDI !

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan "Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik" 26 Ekim 2009 günlü Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

GDO‘lar konusunda 10 yıla ulaşan bir zaman dilimi boyunca kamuoyunu aydınlatma çabası içinde olan meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, tüketici kuruluşları, çevreci kuruluşlar ve bilim insanları olarak bizler, ortaya çıkan yeni ve vahim durum karşısında, bir kez daha görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmayı görev sayıyoruz.

Yeni Yönetmelik ile GDO‘ların ülkeye girişine meşruluk kazandırılmış iken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın sanki bu ürünlerin ticareti yasaklanmış gibi bir yanlış kamuoyu algısı yaratma girişimleri, bizlerin yukarıda belirtilen görevini daha da acil bir niteliğe taşımıştır.

Bu çerçevede;

1 - Türkiye‘nin, yıllardır talep ettiğimiz doğru içerikli bir Ulusal Biyogüvenlik Yasa‘sı olmadan, GDO‘ların ticaretinin bir Yönetmelikle düzenlenmesi hukuk, egemenlik ve halk sağlığı açısından bir skandaldır. Çünkü;

•· Yönetmelikler Yasa ve Tüzüklerin uygulanmasını göstermek üzere çıkartılırlar. Ortada bir Biyogüvenlik Yasası yokken, sözü edilen Yönetmeliğin GDO‘larla ilgili hiçbir düzenleme içermeyen Tarım, Gıda ve Yem Yasaları, 4703 sayılı Yasa ve 441 sayılı KHK‘ye dayandırılmaya çalışılması, sürecin hukuksuzluğunu olanca açıklığı ile ortaya koymaktadır.

•· Türkiye‘de yaşayan tüm yurttaşların sağlığını ve haklarını ilgilendiren bir konunun, TBMM‘de, milletin vekilleri tarafından görüşülmesi ve bir Yasa niteliğinde düzenlemeye konu edilmesi gerekirken, Bakanlar Kurulu‘nda imzaya açılan tasarının TBMM‘ye indirilmeyerek konunun Yönetmelik ile düzenlenmesi, millet iradesi ve egemenliğinin ihlalidir. Böylelikle, konunun vahim içeriği, halkın ve parlamentonun dikkatinden kaçırılmaya çalışılmaktadır.

•· GDO‘ların ticaretinin birkaç küçük istisnayla serbest bırakılması, bu alandaki kararların devlet memuru ağırlıklı bir Komite‘ye bırakılması, yine Bakanlık tarafından seçilecek uzmanlar listesinden görüş alınması gibi hükümler, halk sağlığı alanındaki tehlikenin açık görünümleridir. Siyasilerin ve şirketlerin baskısına direnebilecek bağımsız bilim otoriteleri yerine güdümlü organizasyonlar yeğleyen Yönetmelik, bundan da öte, bir Bakan talimatı ile her an değiştirilebilecek konumdadır.

Yukarda sayılan temel yanlışlıklar yanında, bebekler için risk sayılan gıdaların yetişkinler için serbest tüketime konu edilmesi, GDO‘suz gıda maddesi üreten işletmelerin bu yönde etiket kullanmalarının yasaklanması gibi hükümler ve asıl olarak GDO‘lu ürünlerin her türlü ticaretinin meşru zemine çekilmesi, Yönetmeliği kabul edilemez konuma taşımaktadır.

2 - Konunun halkın bilgisine sunulması yolunda ortaya koyduğumuz özverili çabalar, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nı telaşa sürüklemiş olup, Bakanlık web sayfasında yapılan açıklamayla kamuoyu yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu alanda da gerçekleri kamuoyu ile paylaşmayı görev biliriz;

•· Bakanlık, bu Yönetmelik ile GDO‘lu tohumların Türkiye‘de kullanımının yasaklandığını ifade etmektedir. Oysa bu yasaklama, on yıla yakın bir süredir, bir Genelgeyle sağlanmaktadır. Bakanlığın hem bu durumdan hiç söz etmemesi hem de hazırlayıp Bakanlar Kurulu‘na sunduğu Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı‘nda, Hükümet sözcüsü Sn Cemil ÇİÇEK‘in de ifade ettiği üzere, GDO‘lu tohumların ekimini serbest bırakmaya çalışması, kamuoyunu yanıltma girişimlerinin açık göstergeleridir.

•· Bakanlık, işbu Yönetmeliğe aykırı davrananlara, dayanakta gösterilen yasalar çerçevesinde, izin iptali, para cezası vb. cezaların verilebileceğini belirtmektedir. Bu cezaların çoğu, ilgili yasaların GDO‘lara özel düzenleme içermemeleri nedeniyle, olayın ciddiyetiyle bağdaşır nitelikte değildir. Nitekim, hazırlanıp TBMM‘ye sevk edilmeyen Kanun Tasarısı taslağı, bu alanda açıkça hürriyeti bağlayıcı cezalara hükmetmekte idi.

•· Bakanlık, risk değerlendirmesinin, 11 kişilik bağımsız, bilimsel, teknik komite tarafından yapılacağını belirtmektedir. Oysa Yönetmelik, uzmanlar listesinden Bakanlık tarafından seçilecek Komite‘nin, TAGEM, TÜGEM, KKGM temsilcileri yanında üniversite, TÜBİTAK ve araştırma enstitüleri temsilcilerinden oluşacağını belirtmektedir. Gerek uzmanlar listesinin niteliği, gerekse hem uzmanlar listesinin hem de Komite‘nin Bakanlık tarafından seçilecek olması, bu organizasyonun bağımsız, bilimsel, teknik sıfatlarını daha baştan ortadan kaldırmaktadır.

Sonuç olarak, gen bankası niteliğindeki ülkemizin biyolojik çeşitliliği, tarım potansiyelimiz, halkımızın satın alma gücü ve tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğinde, GDO‘lu ürünlere Türkiye‘nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel - kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır.

Bizler, bu alanda yıllardır halk yararına çaba gösteren kurum ve kuruluşlar olarak, bir kez daha GDO‘ya Hayır diyoruz. Halkın ve ülkenin yarar ve çıkarları, şirketlerin kar hırsının üzerindedir. Ülkemiz yurttaşlarının büyük çoğunluğunun istemediği genetiği değiştirilmiş ürünlerin, ülkemizi bir genetik yıkıma sürüklememesi için, her türlü meşru mücadelenin sürdürüleceğini ve GDO‘ları yasallaştırmaya çalışanların deşifre edilmeye devam edileceğini belirtiriz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

GDO‘YA HAYIR PLATFORMU
1 Kasım 2009



GDO‘YA HAYIR PLATFORMU BİLEŞENLERİ

-TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası

-TMMOB Çevre Mühendisleri Odası

-TMMOB Peyzaj Mimarları Odası

-TMMOB Mimarlar Odası

-TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Marmara Bölge Şubesi

-TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Ege Bölge Şubesi

-Türk Tabibler Birliği

-Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF)

-Tüketici Örgütleri Federasyonu (TÖF)

-Tüketiciyi Koruma Derneği (TÜKODER)

-Tüketici Hakları Derneği

-Tüketici Bilincini Geliştirme Derneği

-Çiftçi-SEN

-Ekoloji Kollektifi


-DOĞADER

-EKODER

-KESK Tarım Orkam-Sen

- Nilüfer Yerel Gündem 21

-Gemlik Yaşam Atölyesi Derneği

-İçanadolu Çevre Platformu (İÇAÇEP)

-Marmara Çevre Platformu (MARÇEP)

-Ege Çevre Platformu (EGEÇEP)

-Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi

-Gürsel Tonbul Çiftlik İşletmeleri

-İmece Evi İmece Ekoköyü Dogal Yasam ve Ekolojik Çözümler Derneği

-Imece Ekoköyü Kooperatif Girişimi

-Eskişehir Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği

-Muratpaşa Dostları Derneği

- Konyaaltı Dostları Derneği

-Kibele Ekolojik Yaşam Kooperatifi

-PDA Pembe Domates Ağı

-Akçaeniş Köyü Çevre Kültür Kalkınma ve Dayanışma Derneği

-Kirazlı Ekolojik Yaşam Derneği -Bornova Sivil Toplum Platformu (BORPLAT)

-Greenpeace Türkiye -Sinop Çevre Dostları Derneği

-Doğu Akdeniz Çevre Bileşenleri

-Yeni İnsan Yayınevi

-Buğday Derneği

-Slowfood Yağmur Böreği Birliği

-Slowfood Fikir sahibi Damaklar Birliği

-Slow Food Gençlik Gida Hareketi

-Slow Food Ankara Birliği

-Slow Food Kars Birligi

-Boğatepe Çevre Yaşam Derneği

-Aromaterapi Derneği (AROMADER)

10 Ağustos 2009 Pazartesi

GDO BELASININ GELDİĞİ SON NOKTA

ABD öncülüğünde yürütülen GDO iyiden iyiye tehlikeli bir silaha dönüşüyor. Batının bilim adına yürütüğü bu tehlikeli oyun insanlığı bir bilinmeze doğru sürüklüyor... Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren bir tehlikeye karşı toplum ve ülke, dünyanın 3. büyük tohum deposunu kurduk masalıyla korunamaz!

Genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) gösterdiği direnç, üreticiler ve araştırmacılar üzerinde etkisini göstermeye başladı. Almanya'nın Baden-Württemberg bölgesinde bulunan Nürtingen-Geislingen Üniversitesi'nde sürdürülen GDO mısır çalışmaları, ürünlerin ekili olduğu alanların aktivistlerce işgali ve halktan gelen yoğun baskı üzerine durduruldu. Yerli halkın eylemcilere yemek ve battaniye götürmesi, "Monsanto Üniversitesi" olarak adlandırılan Nürtingen-Geislingen'in rektörünü söz konusu kararı almaya mecbur etti. Çalışmaları durduran diğer üniversite ise Max Planck Bitki Üretim Araştırma Enstitüsü. Enstitüde görevli araştırmacılardan Heinz Saendler'a göre "Almanya'da sürdürülen GDO tohum araştırmalarının geleceği karanlık."

Avrupa'daki GDO tarım ürünlerine ilişkin denemelerin üçte biri Almanya'da gerçekleştiriliyor. Ülkede, GDO karşıtlarının çabalan etkili olsa da genel durum çok umut verici değil. Çünkü gıda devlerinin baskısı, GDO karşıtı mevcut yasaların hayata geçmesini zorlaştırıyor. Yasalar, yeni uygulamalarla deliniyor. Üreticilerin yasalar tarafından kollandığı bir sistemde sivil itaatsizliğin çok daha sıkı biçimde örgütlenmesi, ısrarcı ve uyanık olması gerekiyor.

Avrupa'nın en büyük mısır üreticisi Fransa, geçici bir süreliğine GDO tohum ekimini durdurdu. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin girişimiyle çevre sorunları üzerine, 2007 Ekim'inde düzenlenen "Grenelle de L'environnement" toplantısının sonunda alınan bu şaşırtıcı kararın yanı sıra, biyoteknoloji araştırmalarına 45 milyon avro ayrılacağı açıklandı. GDO karşıtı gözüken benzer durdurma talepleri İtalya, Avusturya ve Almanya'dan da geldi. Söz gelimi Avusturya hükümeti, Monsanto'nun ürettiği MON 810 GDO mısırın ve Bayer'in ürettiği T25 GDO mısırın ekimini yasakladı.

Aslında Avrupa, tüm dünyadaki GDO ürün ekiminin çok küçük bir yüzdesini gerçekleştiriyor. ISAAA (International Service for the Acquisition of Agri-Biotechnology Applications) verilerine göre tarımsal ticari GDO üretiminin %96'sı (ABD %59, Arjantin %20, Kanada %7, Brezilya %6 ve Çin %4 olmak üzere) beş ülkede sürdürülüyor. Avrupa'daki GDO üretimi ise İspanya, Romanya, Almanya ve Fransa arasında paylaşılıyor.

Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Besin Güvenliği Ajansı'nın (EFSA) kullandığı değerlendirme yöntemlerinin gözden geçirilmesi ve revize edilmesini talep ediyor.

Araştırma enstitülerinde de benzer eğilimler var; birinci nesil GD tarım ürünler giderek rafa kaldırılıyor. Nitekim Ulusal Fransız Tarım Araştırma Enstitüsü (INFiA), ırk ve genetik çeşitliliğin korunması için, yeni nesil tohumların üretiminde kullanılan "ebeveyn tohumların işaretlenmesi" yönteminin (marker-assisted selection) uygulanacağını açıkladı. Bu örneklere bakıldığında, Avrupa Komisyonu'nun GDO'lara karşı sivil eylemleri ve tepkileri dikkate aldığı düşünülebilir. Fakat tablonun geneline bakıldığında, durumun çok daha farklı olduğu görülüyor.

Kamuoyu araştırmaları, Avrupa'daki tüketicilerin %40'ının GDO ürünlere karşı olduğunu ortaya koyuyor. (Ülkemizdeki ise bu rakamlar yüzde 90'ların çok üzerlerinde) Oysa dört yıl öncesinde bu oran, %70'ler civarında seyrediyordu. Görünen o ki, muhalif seslerdeki artışa rağmen Avrupalı tüketici GDO ürünlerini mutfağında görmekten her geçen gün daha az rahatsız oluyor.

Peki, bu ürünlere kısıtlama getirilmesine rağmen tüketim nasıl oluyor da artıyor? Politikacılar, gerçekten de toplumsal muhalefete kulak veriyor mu?

Ekim yasak, satış serbest

Avrupa Komisyonu'nun genel temayülü birinci nesil GDO ürün ekiminin engellenmesi, fakat satışının serbest bırakılması yönünde. Nitekim komisyon, Avusturya'nın GDO ürünlerin ekimini durdurma kararına karşı gelmedi. Fakat aynı hükümetin satışları durdurma kararını engelledi. Benzer şekilde Avrupa Çevre Komisyonu'ndan Stavros Dimas, komisyona sunduğu son öneride dünyanın en büyük on üreticisi içinde yer alan Syngenta ve Dupont şirketlerinin ürettiği GDO mısırların ekilmemesini talep etti. Fakat o da, söz konusu tohumların satışının engellenmesini istemedi.

Monsanto ve muadili gıda tekellerinin agresif uygulamalarından ve yarattığı mecburiyetlerden kaçınan Avrupa Komisyonu aslında, yeni nesil GDO tohumlara yatırım yapan Avrupalı tohum şirketlerine yer açmaya çalışıyor. Zombi tohumlar (filizlenmeyi durduran ve belirli koşullarda harekete geçiren bir gene sahip tohumlar) veya Exorcist teknolojisiyle (tohumun çiçeklenme aşamasından evvel eklenen gen geri çıkarılabiliyor, böylece besin haline gelen tohum 'GDO değildir' şeklinde etiketlenebiliyor) (Bu sayede tüketiciler kandırılıyor) üretilen tohumların çevreyle uyumlu olduğu ve doğal tohumlarla birlikte ekilebileceği ileri sürülüyor.

İthalatına izin verilen GDO ürünlerin başında hayvan yemi olarak kullanılan tohumlar (nasıl olsa tohumu yiyen hayvanın tüketicisine bundan bahsetmek gerekmiyor) ve endüstriyel amaçlara (biyoyakıt gibi) hizmet eden tohumlar geliyor.

Tüketicinin reddettiği ürün yelpazesinin neyle doldurulacağı meselesine gelince... Gen ekleme-çıkarma yöntemlerinin dışında kalan, aslında DNA'ya müdahale anlamına gelen, fakat "geleneksel bitki üretim yöntemleri" kategorisinden her ne hikmetse çıkartılmamış olan birçok yeni biyoteknoloji yöntemi mevcut. (Mutagenez yöntemlerden sadece ikisi.) Denetim zorunluluğu, ticaret, ekim ve etiketlemede özel şartlar gerektirmeyen bu yöntemler, GDO'lara ilişkin tanımlamalardan sıyırdığı için GDO'dan kaçınan tüketicinin midesine rahatlıkla indirilebiliyor.

Uluslararası şirketler, tüketicinin mutfağına, yerel üretici için sağlanan haklardan faydalanarak giriyor. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz, tohumların genleriyle oynanmasına imkân veren tekniklerle yetiştirilen tanm ürünleri, PBR (Bitki Üreticileri Hakları) yasasına göre geleneksel üretimle aynı kefeye konuyor.

Gelgelelim, PBR mevzuatına dahil olmak, büyük üreticilerin çok önemli bir eşiği daha aşmasına olanak veriyor. Mevcut patent yasası, tüketicinin, bitkinin üretiminde kullanılan yöntemden haberdar edilmesini zorunlu kılıyor. Oysa PBR kapsamında üretim yapan yerel üreticiler, bu zorunluluktan muaf tutuluyor. Uluslararası şirketlerin PBR'ye dahil olması, onları, tüketiciye açıklama yapma zorunluluğundan da kurtarıyor. Üretim yöntemi veya kullanılan varyetenin nereden geldiği gibi bilgileri vermek durumunda kalmıyor.

Şirketlerin niyeti başka

Avrupa kamuoyunun GDO ürünlere karşı gösterdiği muhalefet, işin sanayi boyutunu da yansıtmıyor. Dünyanın en büyük altı tohum firmasından dördü Avrupa menşeli. İsviçreli Syngenta ve Alman kökenli Bayer CropSciences'ın GDO sanayindeki varlığı, GDO tohum piyasasına hükmeden ABD'Iİ Monsanto ve DuPont kadar eskiye dayanıyor. Amerika'nın yeni rakipleri olarak ortaya çıkan ve GDO piyasasının genişlemesi için lobi faaliyetlerini aralıksız sürdüren bu şirketlere çok yakında Fransız Vilmorin ve Aman KWS de eklenecek. Birinci nesil GDO tohumların rafa kaldırılmasını fırsat bilerek GDO piyasasına yeni ürün ve teknolojilerle girmeye hazırlanan bu şirketlerden Vilmorin, Türkiye'yi özellikle ilgilendiriyor.

Gıda devi Limagrain Group tarafından kontrol edilen Vilmorin, GDO araştırmalarını, maliyetin daha düşük, düzenlemelerin daha gevşek ve muhalefetin daha az olduğu Kuzey Amerika ve İsrail'de gerçekleştiriyor. İsrail'de Sanayi Bakanlığı tarafından desteklenen GDO araştırma projelerinde Vilmorin'e aracılık eden kuruluş, ortaklık kurduğu Hazera Genetics adında bir biyoteknoloji firması.

Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren bölüme gelince: Hazera'nın Türkiye temsilcisi Hazera Tohumculuk bu günlerde Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi ile ortaklaşa bir proje düzenliyor. Hazera Trophy başlığını taşıyan projede, Türkiye'deki tüm ziraat fakültesi öğrencilerine ellerindeki yerel tohumları, her türlü bilgiyi içeren bir rapor eşliğinde kendileriyle paylaşmaları çağrısı yapılıyor. Karşılığında verilecek bilgisayarlardan, beş yıldızlı otel tatillerinden bahsedilmiş fakat bu tohumların ne amaçla, sebze tohumunda 345 milyon avro satış ciroyla dünya ikincisi Vilmorin'e teslim edildiği belirtilmiş değil. Oysa tahmin etmek de çok güç değil... (Bakınız İsraillilerin tehlikeli tohum avı!)

Bunları biliyor muydunuz?

- Avrupa'nın en büyük mısır üreticisi Fransa, geçici bir süreliğine GDO tohum ekimini durdurdu. GDO karşıtı benzer durdurma talepleri İtalya, Avusturya ve Almanya'dan da geldi. Söz gelimi Avusturya hükümeti, Monsanto'nun ürettiği MON 810 GDO mısırın ve Bayer'in ürettiği T25 GDO mısırın ekimini yasakladı.

- Avrupa kamuoyunun GDO ürünlere karşı gösterdiği muhalefet, işin sanayi boyutunu da yansıtmıyor. Dünyanın en büyük altı tohum firmasından dördü Avrupa menşeli. İsviçreli Syngenta ve Alman kökenli Bayer CropSciences'ın yanına çok yakında Fransız Vilmorin ve Alman KWS de eklenecek.

Not: Bu makeleyi yayınlayan birliğe bağlık şirketler ile bu birliğin başındaki kişinin yönettiği şirketler GDO'lu ürün ekimi için çiftçiye baskı uyguluyor. Eskiler bu duruma "bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" derlerdi.

Kaynak : Gıda Hareketi

2 Eylül 2008 Salı

BİYOGÜVENLİK HEMEN ŞİMDİ, GIDA TOHUM HAKTIR MISIR BALONU TÜRKİYE TURUNA ÇIKIYOR

Pazartesi, 31 Mart 2008

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO) karşı uzun yıllardır etkin biçimde mücadele veren GDO'ya Hayır Platformu bileşenleri Ekoloji Kolektifi, Ziraat Mühendisleri, Çevre Mühendisleri Odası, Tüketici Hakları Derneği, Çiftçi Sendikaları, EKODER, Ankara Barosu gibi kurumlarla birlikte "Gıda Tohum Haktır, Biyogüvenlik Hemen Şimdi" kampanyasını başlattı.

Kampanya için yapılan basın açıklamasında Canlı yaşamında gereksinim duyulan birincil maddenin gıda, gıda için gereksinim duyulan birincil üretim alanının tarım, tarım için gereksinim duyulan öğelerin ise toprak, su ve tohum olduğu, Toprak, su ve tohumdan bir tanesi eksik ise gıdanın olmayacağı, gıda olmaz ise canlıların da olmayacağı vurgulandı.

Biyogüvenlik hemen şimdi kampanyası için hazırlanan eylem takvimine göre, 12.04.2008 tarihlerinde Prof. Dr. Murat Akçelik, Prof. Dr. Murat Özgen, 19.04.2008 tarihlerinde Prof. Dr. Nükhet Turgut ve Prof. Dr. Hakan Yardımcı'nın katılacağı ve hem mevcut biyogüvenlik taslağı hem de nasıl bir biyogüvenlik yasası olması konularının ayrıntılı şekilde değerlendirileceği biyogüvenlik çalıştayı yapılacak. Ankara Barosu'nun ev sahipliğinde gerçekleştirilecek Çalıştay sonucunda halktan, tarımdan, çiftçiden ve ekolojiden yana bir içerikle Biyogüvenlik Yasası hazırlanacak ve Meclise sunulacak.

10-11 Mayıs 2008 tarihlerinde ise Gıda Egemenliği ve Biyogüvenlik Forumu düzenlenecek. Forumda tohumun ve gıdanın hakça paylaşılması, gıdanın demokratikleştirilmesinin ve halkın gıda üzerinde egemenlik hakkını nasıl kurabileceğini tartışılacak. Uluslararası bir katılımla gerçekleşecek çalışmanın ikinci gününde de tohum hakkı, halk sağlığı, gıda egemenliği ve biyogüvenlik konularında atölye çalışmaları yapılacak.

Kampanya Ankara, İstanbul, İzmir ve Bursa illerinde gezdirilecek Mısır Balonu ile de ülkemize son yıllarda giren genetiği değiştirilmiş organizmalara ve Cargill işletmesinin hukuka aykırılığına dikkat çekilerek son bulacak.

Coca Cola ve Pepsi'ye reklam cezası

Reklam Kurulu, Coca Cola ve Pepsi'ye ürün reklamlarının tüketicileri aldatıcı olduğu gerekçesiyle para cezası kararlaştırdı.

ANKA


Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu Başkanlığı, Türk-İş'e bağlı Şeker-İş Sendikası'nın yaptığı şikayet üzerine, Coca Cola ve Pepsi firmaları tarafından piyasaya sürülen ve "sıfır şeker-şekersiz maksimum tat" sloganlarıyla tanıtılan ürünün reklamlarının "tüketicileri yanıltıcı ve aldatıcı" nitelikte olduğuna karar verdi. Kurul, söz konusu reklamları yayından kaldırırken, iki firmaya idari para cezası verilmesini kararlaştırdı.

Türk-İş'ten yapılan açıklamada, Şeker-İş Sendikası'nın, Coca Cola ve Pepsi firmaları tarafından piyasaya sürülen ve "sıfır şeker?şekersiz maksimum tat" sloganlarıyla tanıtılan ürün reklamlarının yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle durdurulması ve gerekli yasal işlemlerin yapılması istemiyle 4 Nisan'da Reklam Kurulu'na şikayet başvurusunda bulunduğu hatırlatıldı. Şeker-İş'in yanı sıra Pankobirlik ve Kayseri Şeker Fabrikası A.Ş.'nin de bu konu ile ilgili başvuru yaptığına dikkat çekilen açıklamada, konunun Reklam Kurulu'nun 12 Ağustos'ta yapılan toplantısında ele alındığı kaydedildi. Reklam Kurulu'nun Pepsi ve Coca Cola tarafından piyasaya sürülen ürün reklamlarının tüketicileri yanıltıcı ve aldatıcı nitelikte olduğu hükmüne vardığı belirtilen açıklamada, "Reklam Kurulu, bu şikayetle ilgili olarak söz konusu ürünlerde hiç şeker bulunmadığı izleniminin yaratıldığı ve dolayısıyla bahsi geçen reklamların tüketicileri yanıltıcı ve aldatıcı nitelikte olduğuna, bu durumun yasaya aykırı olduğuna hükmetmiştir. Kurul, reklamları veren Coca-Cola Meşrubat Pazarlama Danışmanlık Sanayi ve Ticaret A.Ş. ve Pepsi Cola Servis ve Dağıtım Ltd. Şti hakkında ulusal düzeyde (60 bin YTL) idari para ve anılan reklamları durdurma cezaları verilmesini kararlaştırdı" denildi.

"PANCAR ŞEKERİ KÖTÜ ÜRÜNMÜŞ GİBİ GÖSTERİLİYOR"

Zero (sıfır) şeker veya şekersiz maksimum tat gibi sloganlarla piyasaya sürülen ve birden fazla kimyasal tatlandırıcı çeşidini içinde barındıran bazı ürünler ile içeriğinde şeker yerine nişasta bazlı şeker (NBŞ) kullanılan ürünler için yapılan yanıltıcı reklamlar yoluyla pancar şekerinin kötü ürünmüş gibi gösterilmeye çalışıldığı ifade edilen açıklamada, pancar şekerinin, Genetiği Değiştirilmiş Organizma'lı (GDO) nişasta bazlı tatlandırıcılar veya kimyasal tatlandırıcıların aksine insan sağlığına dost ve tamamen doğal tatlandırıcı olduğu vurgulandı.

Açıklamada şöyle denildi:

"Günümüzde, elde edilen ürün miktarının arttırılması, zararlılarla mücadele edilmesi gibi gayelerle geliştirilen ve genetik yapılarının değiştirilmesi nedeniyle GDO'lu olarak adlandırılan ürünlerin ve tamamen yapay olarak üretilen kimyasal tatlandırıcıların büyük bir bölümünün ciddi sağlık sorunlarına yol açtığı bilinmekte, etkisi tam olarak bilinmeyenler konusunda ise bu doğrultudaki endişeler giderek güçlenmektedir. GDO'lu ürünlerin ve kimyasal tatlandırıcıların çevre sağlığı yanında, insan ve diğer canlıların sağlığı açısından da alerjiden kansere, alzhaimerdan deli danaya kadar pek çok risk taşıdığı ileri sürülüyor."

22 Temmuz 2007 Pazar

Buy Organic Without Breaking the Bank

By Kelli B. Grant Kelli B. Grant Archive
Published: July 16, 2007

ORGANIC FOODS MAY be healthier for you, but they can have a sickening effect on your wallet.

Produced without pesticides and other chemicals, organic produce, meat and dairy products can cost 50% to 100% more than their conventional counterparts, says Urvashi Rangan, a senior scientist and policy analyst with Consumer Reports' Greener Choices. Despite those mark-ups, studies touting the health and environmental benefits of organic foods have made them more popular than ever before. More than 70% of consumers have at least one organic product on their shopping list, according to market research firm Hartman Group.

Here are five tips for going organic for less:

Set some priorities

You'll get the most bang for your buck by buying organic apples, beef and spinach. That's because the conventional counterparts to these foods are laden with pesticides and potentially harmful additives (see chart below). Produce like papayas, bananas and broccoli require less pesticide to grow, thereby retaining little to no residue after washing. (The peels on bananas and other tropical fruits further reduce your exposure).

Also, read the label. Seafood, cosmetics and cleaning products can be labeled "organic" without having to face the same requirements that the USDA imposes on vegetables and meat. "There is no system, no real oversight," warns Kimberly Stewart, the author of "Eating Between the Lines: The Supermarket Shopper's Guide to the Truth Behind Food Labels." You'll pay premium prices with no guarantees.

Should You Buy Organic?

(per category)

Fruits
Worth It:

Apples, cherries, grapes, pears, berries, peaches, nectarines, plums
Not Worth It:

Bananas, kiwi, mangoes, papaya, pineapples, oranges

Vegetables
Worth It:
Celery, potatoes, spinach, bell peppers, lettuce, tomatoes, green beans
Not Worth It:

Asparagus, avocados, Brussels sprouts, broccoli, cauliflower, sweet corn, onions, sweet peas

Meat/Dairy
Worth It:

Beef, pork, poultry, eggs and dairy
Not Worth It:

Seafood

Other
Worth It:

Baby food
Not Worth It:

Processed food (chips, pasta, etc.), cleaning products, cosmetics

* Data from "Eating Between the Lines," Environmental Working Group and Consumer Reports.
Consider your alternatives


Prices on organic meats, eggs and dairy products can be some of the most exorbitant. The culprit: A lack of the organic feed for the animals, says Stewart. So if you can't stomach prices for organics, consider antibiotic- or hormone-free foods. While the animals may have eaten regular feed, they meet the other half of organic requirements — no hormones or antibiotics. At online grocer FreshDirect, a half-gallon of Horizon organic milk is $3.99, while the same size Farmland antibiotic-free milk is $2.19.

Organic goes on sale, too

Conventional discount shopping wisdom also applies to organic goods. Grocery stores frequently put organic foods on sale, so keep an eye out for coupons or discounts advertised in their circulars. Shop Rite's July 15-21 circular, for example, touts organic bananas for 69 cents per pound (the same price as conventional ones) and organic Stonyfield Yogurt at 10 for $6.99 (a break of 19 cents each off the usual price of 89 cents).
Also, buy fruits and veggies that are in season. Pricing becomes much more competitive during those times. At Whole Foods, a six-ounce container of raspberries is currently $3.49 whether you go organic or not. Meanwhile, a 16-ounce container of conventional strawberries is $2.99; for organic, just 50 cents more.

Turn to local farmers

Your local farmers' market can be a great place to buy organic food. That's because a combination of seasonality and competition helps keep prices down, says Rangan. At New York's famous Union Square Greenmarket, organic and conventional tomatoes were both recently $1.50 per pound.

Another option: community-supported agriculture programs, or CSAs. For a fee, you'll be supplied with fresh, organic produce on a weekly basis throughout the growing season. Quiet Creek Farm in Kutztown, Pa., for example, charges $600, or roughly $23 per week, for enough produce to feed three to four people. Depending on the week, you might get broccoli, peppers, zucchini, melons, strawberries, herbs or any of the other 40-plus organic items the farm produces. (To find a CSA near you, click here or here.)

Consider generics

Supermarket chain Meijer has Meijer Organics, Giant Eagle has Nature's Basket and Publix has GreenWise Market. Many supermarkets are adding organic lines to their private labels, a move that allows shoppers to buy organic at significant discounts over big-name brands, says Teri Gault, founder of The Grocery Game, a program that helps consumers match manufacturers' coupons with store sales. At Safeway, a 20-ounce bottle of store-brand O Organics ketchup is $2.45, a steal compared with the 15-ounce bottle of Heinz Organic at $3.79. Considering price per ounce, you'll save 49%.

4 Mayıs 2007 Cuma

Acil bir enerji devrimi şart

Fidel Castro

“Devlet Başkanı Fidel Castro’nun düşünceleri” alt başlığıyla yayınlanan makale, doymak bilmez iştahıyla dünya imparatoru ABD'nin biyoyakıt macerasının dünya halklarının açlığa mahkum etme tehlikesini bir kez daha vurguluyor. Makalenin çevirisini yayınlıyoruz.

Birkaç Brezilyalının kamouyunu, eskiden beri Küba dostu olanların bile kafasını karıştırabilecek düzeyde türlü türlü argüman bombardına tutmasına karşın, Brezilya’ya karşı herhangi bir olumsuz düşünce beslemiyorum. Bu ülkenin parasal gelirine zarar verecek kadar dikkatsiz ve umursamaz gözüküyor olabiliriz. Ancak, bu konuda sessiz kalmak Brezilya halkı için bir dünya trajedisi ve çıkar arasında seçim yapmak anlamına gelecekti.

Lula’yı ve Brezilyalıları türümüze hükmedegelmiş nesnel yasalar nedeniyle suçlamıyorum. İnsanların bu gün adına medeniyet dediğimiz şeyin üzerine ilk silinmez izlerini bırakmalarının üzerinden 7.000 yıl geçti. İlerlemeler aynı zamanda ya da aynı coğrafi enlemde gerçekleşmedi. Denilebilir ki gezegenimizin büyüklüğü nedeniyle, bir medeniyet başka medeniyetlerin varlığından habersizdi. İnsanlık binlerce yıl boyunca Sao Paulo ya da Mexico City gibi 20 milyon nüfuslu şehirlerde ya da Paris, Madrid, Berlin gibi saatte 450 km hızla giden trenlerin bulunduğu kentsel yerleşimlerde yaşamamıştı.

Kristof Kolomb zamanında, yaklaşık 500 yıl önce, bu şehirlerden bazıları yoktu, bazılarınınsa nüfusu birkaç onbini geçmiyordu. Hiç kimse evini aydınlatmak için kilovat cinsinden enerji sarfetmiyordu. Dünyanın o zamanlarki muhtemel nüfusu 500 milyon civarındaydı. 1830 yılında bu nüfusun bir milyar sınırını geçtiğini biliyoruz. Bu rakam 130 yıl sonra üç katına çıktı, bundan 46 yıl sonra yani bugün, gezegende yaşayan insan sayısı 6,5 milyara çıkmış durumda. Son derece büyük bir kısmı yoksul olan bu nüfus, gıda ürünlerini evcil hayvanlarla ve bundan böyle de biyoyakıtlarla paylaşmak durumunda.

1960’ta insanlık bilgisayar ve iletişim araçlarında bugün sahip olduğumuz ilerlemelere sahip olmasa da savunmasız sivil nüfusa karşı vahşi bir terör saldırısı olarak ve tamamen politik nedenlerle ilk atom bombaları çoktan patlatılmıştı.

Bugün dünyada, 50 kat daha güçlü onbinlerce nükleer bomba ve onları taşıyacak sesten hızlı ve son derece hassas uçaklar var. Gelişkin türümüz bunlarla kendisini yok edebilir. Faşizme karşı halkların mücadelesiyle kazanılan 2. Dünya Savaşı’nın sonunda yeni bir güç ortaya çıktı ve dünyayı hakimiyeti altına alarak şu an yaşamakta olduğumuz mutlakiyetçi ve zalim düzeni empoze etti.

İmparatorluğun lideri Bush, Brezilya gezisinden önce mısır ve diğer gıda ürünlerinin biyoyakıt üretmek için uygun birer hammadde olduğuna karar verdi. Lula da Brezilya’nın şeker kamışından yeteri kadar biyoyakıt sağlayabileceğini ifade etti. Lula bu formülde Üçüncü Dünyanın geleceği için bir imkan gördü ve ona göre geriye bir tek şeker kamışı işçilerinin yaşam koşullarını iyileştirme sorunu kalıyordu. Brezilyalı lider ABD’nin de bunun karşılığında gümrük vergilerini ve etanol ihracatını etkileyen sübvansiyonları kaldırması gerektiğini belirtti.

Bush, dünyanın mısırdan etanol üreten ilk ülkesi olan ABD’de gümrük vergileri ve üretici sübvansiyonlarının dokunulmaz olduğu yanıtını verdi.

Sektöre her yıl artan bir hızla milyarlarca dolar yatıran büyük çokuluslu şirketler imparatorluk liderinden ABD pazarında her yıl en az 120 milyar litre etanol dağıtılmasını talep ettiler. Koruyucu gümrük tarifeleri ve gerçek sübvansiyonlarla bu rakam yılda neredeyse 400 milyar litreyi bulacak.

Doymak bilmez iştahıyla imparatorluk, “dünyanın en büyük enerji tüketicisini hidrokarbon bağımlılığından kurtarmak için biyoyakıt üretimi” sloganını devreye soktu.

Tarih, şekerin tek ürün haline gelmesi sürecinin Afrikalıların köleleştirilmesi, ait oldukları topluluklarından sökülüp Küba’ya, Haiti’ye ve diğer Karayip adalarına getirilmesi süreciyle yakından ilişkili olduğunu gösteriyor. Brezilya’da da şeker kamışı ekimiyle bu sürecin tıpkısı yaşandı.

Bugün Brezilya’da şeker kamışının yüzde 80’i elle toplanıyor. Brezilyalı araştırmacıların çalışmaları, parça başı ücret alan bir şeker kamışı işçisinin, temel ihtiyaçlarını karşılamak için en az 12 ton şeker kamışı toplaması gerektiğini gösteriyor. Bu işçi bu sırada bacaklarıyla 36.630 kasılma hareketi yapmak ve sırtında 15 kilo şekerkamışıyla 800 tur atıp, 8.800 metre yürümek zorunda. Bu işçi her gün ortalama 8 litre su kaybediyor. Böyle bir verimlilik sadece şeker kamışı yakılarak elde edilebiliyor. Elle veya makineyle toplanan kamışlar insanları zehirli ısırıklardan korumak ve özellikle de üretkenliği arttırmak için yakılıyor. Normalde bir iş günü sabah 8:00’den akşam 5:00’e kadar sürse de, bu tür parça başı işler günde 12 saate kadar çıkabiliyor. Şeker tarlalarında sıcaklık bazen 45 santigrad dereceye çıkabiliyor.

Ülkedeki diğer birçok yönetici yoldaş gibi ben de bir kez ahlaki bir görev olarak şeker kamışı topladım.1969 yılının Ağustos’uydu. Başkente yakın bir bölge seçtim. Hergün oraya gittim. Yanmış kamış değil, eski bir tür olan ve bolca mahsul veren yeşil kamış vardı. Dört saat boyunca durmadan çalışıyordum. Bir başkası da orağı biliyordu. Günde en az 3-4 ton topluyordum. Ardından bir duş alıyor, sakince bir şeyler atıştırıyor ve yakında bir yerlerde dinleniyordum. Meşhur 1970 hasatında çok kupon kazandım. O zamanlar 44 yaşındaydım. Uyku vaktine kadarki zamanımda devrimci görevlerimde çalışıyordum. Sol ayağımı sakatlayınca bu işe devam edemedim. Keskin orak botlarımı ve ayağımı kesmişti. Ulusal hedefimiz 10 milyon ton şeker ve yan ürün olarak yaklaşık 4 milyon ton pekmez elde etmekti. Bu hedefe asla ulaşamadık ama oldukça yaklaştık.

SSCB yıkılmamıştı. Bu imkansız görünüyordu. Bizi hayatta kalma mücadelesine ve doğal sonucu yolsuzluk olan ekonomik eşitsizliklere götüren Özel Dönem henüz başlamamıştı. Emperyalizm devrimi bitirme vaktinin geldiğine inanıyordu. Şunu da kabul etmeliyiz ki bu müreffeh yıllarda kaynakları bolca tükettik. Kahramanlık sürecimize eşlik eden düşlerimiz, idealist ruhumuzu kabartmaya devam ediyordu.

ABD’deki büyük tarımsal üretim mısır, buğday gibi tahıllar, soya, fasulye gibi bitkilerle dönüşümlü ekim yoluyla sağlanıyordu. Bu, toprağa azot ve organik madde sağlıyordu. BM Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre ABD’nin 2005 yılındaki tahıl üretimi hektar başına 9,3 tondu.

Brezilya’da benzer bir topraktan sadece 3 ton tahıl çıkartılabiliyor. Bu kardeş ulusun 2005 yılında kaydedilen toplam üretimi 34,6 milyon tondu ve bu gıda olarak iç pazarda tüketildi. Brezilya dünya pazarına mısır sağlayamaz.

Birçok bölgede temel gıda maddesi olan mısır fiyatları neredeyse iki katına çıktı. Milyonlarca ton mısır biyoyakıt üretimine yönlendirilince ne olacak? Endüstrileşmiş ülkelerin yakıt olarak kullanacağı buğday, yulaf, arpa, çavdar gibi diğer tahıllardan söz etmiyorum bile.

Buna Brezilya için tahıl ile fasulye benzeri bitkileri dönüşümlü ekmenin çok zor olduğu gerçeğini ekleyin. Mısır üreten Brezilya eyaletleri arasında sekiz tanesi üretimin yüzde 80’ini sağlıyor: Paraná, Minas Gerais, Sao Paulo, Goiás, Mato Grosso, Rio Grande do Sul, Santa Catarina ve Mato Grosso do Sul. Öte yandan, başka bitkilerle dönüşümlü ekilemeyecek olan şeker kamışının yüzde 60’ı dört eyalette ekiliyor: Sao Paulo, Paraná, Pernambuco and Alagoas.

Tarımda makineleşmek için gerekli olan traktör, biçerdöver ve diğer ağır makineler artan miktarda hidrokarbon kullanıyor. Makineleşmedeki artış, son 150 yılın sıcaklık ortalamalarını ölçen uzmanların kanıtlamış olduğu küresel ısınmanın durdurulmasına yardımcı olamaz.

Brezilya özellikle çok zengin protein ihtiva eden harika bir gıda maddesi üretiyor: 50 milyon 115 bin ton soya. Bunun 23 milyon tonunu kendi tüketiyor ve 27,3 milyonu ihraç ediyor. Bu ürünün büyük bir kısmı biyoyakıt üretimi için kullanılacak olabilir mi?

Sığır üreticileri de otlatma bölgelerinin şeker kamışı tarlalarına dönüştürüldüğünden şikayet etmeye başladılar.

Brezilya eski Tarım Bakanı ve şu anki hükümetin tezlerinin önemli bir savunucusu olan Roberto Rodrigues -ve Amerika kıtasında biyokakıt kullanımını desteklemek için Latin Amerika Kalkınma Bankası (IDB) ve Florida eyaletiyle yapılan anlaşmanın ardından 2006’da kurulan Latin Amerika Etanol Komisyonu’nun eş başkanı- şeker kamışı hasadını makineleştirme programının daha çok iş yaratmayacağını ancak tersine vasıfsız iş gücü fazlası yaratacağını açıkladı.

Çeşitli eyaletlerden en yoksul işçilerin mecburen şeker kamışı işine yönelen kişiler olduklarını biliyoruz. Bazen ailelerinden uzakta birçok ay geçirmek zorunda kalıyorlar. Bu, şeker kamışının kesiminin ve taşınmasının elle yapıldığı ve makineleşmiş ekimin ve ulaşımın neredeyse olmadığı Küba’da Devrim zaferi gerçekleşene kadarki durumdu. Vahşi sistemin yıkılması, toplumumuzun şeker kamışı kesimi yapan kesimini kitleler halinde okuma yazma öğrenmeye ve birkaç yıl içinde hasat için göç etmeyi bırakmaya itti ve onların yüz binlerce gönüllü işçiyle yer değiştirmesi gerekli hale geldi.

Buna ek olarak, atmosferin sıcaklığı artmaya devam ederse Güney Amerika’da buzullardan ve Amazon su havzasından gelen sular sonucu gerçekleşeceğini ileri sürdüğü iklim değişikliğine dair Birleşmiş Milletler’in son raporu var.

Hiçbir şey ABD ve Avrupa sermayesini biyoyakıtın üretimine para yatırmaktan alıkoyamıyor. Hatta Brezilya ve Latin Amerika’ya hibe fonlar gönderdiler. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve diğer sanayileşmiş ülkeler, ilk başta Üçüncü Dünya ülkelerini etkileyecek olan iklim ve açlığın sonuçları için endişelenmeden her yıl 140 milyar dolardan fazlasını tasarruf edecekler. Daima biyoyakıt için yeterli paraları olacak ve dünya pazarlarında olan azıcık gıdayı herhangi bir fiyata alacaklar.

Sadece bütün elektrik ampullerinin değiştirilmesini değil aynı zamanda daha önceki teknolojilerde iki ya da üç kat fazla enerji tüketen bütün yerli, ticari, sanayi, ulaşım ve kamu elektrikli aletlerinin tamamiyle değiştirilmesini kapsayan acil bir enerji devrimi yapılması mecburidir.

Her yıl 10 milyar ton fosil yakıtının harcandığını düşünmek acı veriyor. Bu, her yıl doğanın bir milyon yıl harcayarak üretebildiği kadar fosil yakıtı tüketiyoruz anlamına geliyor. Ulusların sanayi sektörleri, işsizliğin azaltılması dahil korkunç zorluklarla yüzleşmiş durumda. Bu şekilde biraz zaman kazanabiliriz.

Dünyanın karşı karşıya kaldığı diğer bir risk Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ekonomik gerilemedir. Son birkaç yılda dolar rekor şekilde değer kaybetti. Diğer yandan, her ülke değiştirilebilir rezerv olarak büyük oranda bu para birimini ve ABD tahvillerini kullanıyor.

1 Mayıs bu düşünceleri işçilere ve dünyanın yoksullarına taşımak için iyi bir gün. Aynı zamanda gerçekleşmekte olan inanılmaz ve aşağılayıcı bir olayı protesto etmeliyiz: Canavar bir teröristin tam da Domuzlar Körfezi’nin Devrimci Zaferi’nin 46’ıncı yıldönümünde serbest bırakılması.

Katil İçin Hapis!

Beş Kahraman için Özgürlük!

Fidel Castro Ruz

30 Nisan 2007

(www.sol.org.tr’den alınmıştır.)